← Tüm yazılar

Blokzincirin Kuantum ile sınavı

Kuantum bilgisayarlar üzerinde konuşulmaya başladığından beri, daha doğrusu, aslında bu konu uzun zamandır var da, iş ciddiye bindiğinden beri diyelim; blokzincir/Web3 dünyasın…

Kuantum bilgisayarlar üzerinde konuşulmaya başladığından beri, daha doğrusu, aslında bu konu uzun zamandır var da, iş ciddiye bindiğinden beri diyelim; blokzincir/Web3 dünyasında da bu bilgisayarların/işlemcilerin etkisinin ne olacağı bir endişe kaynağı. Bu hafta biraz da bu konuya değinmek istedim.

Blokzincirin güvenliği, temelde çok basit bir fikre dayanıyor: Matematiksel olarak çözülmesi son derece zor bir problem.

Bitcoin dünyasında, ya da genel anlamda blokzincir dünyasında cüzdanların iki anahtarı var; bir tanesi herkese açık olan anahtar (public key), biri sadece sahibinde bulunan anahtar (private key). Bu açık ve özel anahtar kavramlarını sadece blokzincir değil de, kriptografi dünyasının da temeli olarak kabul edebiliriz aslında.

Açık anahtar, bir posta kutusunun adresi gibi düşünülebilir: Herkes oraya para gönderebilir. Ama kutuyu açmak, yani parayı harcamak için özel anahtara ihtiyacınız var. Ve açık anahtara bakarak özel anahtarı bulmak, mevcut bilgisayarlar için pratikte imkânsız denebilecek, çözülmesi milyarlarca yıl alacak bir matematik problemi.

Blokzincirin kriptografi, şifreleme tarafındaki erişim güvenliği vaadi tam olarak buradan geliyor.

Ama kuantum bilgisayarlar bu denklemi değiştiriyor, ya da değiştirebilir. Klasik bilgisayarlardan farklı olarak, kuantum bilgisayarlar bazı matematik problemlerini çok daha hızlı çözebilecek durumda. 1994’te matematikçi Peter Shor, bir kuantum bilgisayarın eliptik eğri kriptografisini, yani yukarıda bahsettiğimiz, Bitcoin’in dayandığı matematik problemini, teorik olarak kırabileceğini gösterdi. O gün için bu tamamen teorikti; böyle bir bilgisayar yoktu. Bugün hâlâ yok. Ama o kapı yavaş yavaş açılıyor.

Mart 2026’da Google yayımladığı bir whitepaper’da kritik bir bulguyu paylaştı: Bitcoin’in şifrelemesini kırmak için gereken kuantum işlem gücü, önceki tahminlerin çok altında. Bu durumda soru “kuantum bilgisayarlar bunu yapabilir mi?” olmaktan çıktı ve “ne zaman yapabilir hale gelir?” sorusuna dönüştü. Bu iki soru arasındaki fark küçük görünüyor ama değil, çünkü hazırlık için kalan sürenin düşünülenden daha az olduğu anlamına geliyor.

Peki tehdit tam olarak nerede? Blokzincirin defteri ve madencilik sistemi bu riskten etkilenmiyor. Asıl mesele cüzdanlarda.

Bir cüzdandan işlem yaptığınızda, açık anahtarınız zincire yazılıyor ve blokzincirin doğasındaki şeffaflık sebebiyle bu anahtarı herkes görebilir. Kuantum gücü yeterli hale geldiğinde, o açık anahtardan, özel anahtara ulaşmak teorik olarak mümkün. Yani hesap kullanıldığı ve blokzincir üzerinde bir iz bıraktığı an itibariyle, o an için cüzdan savunmasız hale geldiği bir senaryo gerçekleşebilir. Bunun ötesinde, bazı eski adres formatlarında açık anahtar zaten sürekli görünür durumda.

Coinbase’in Haziran 2026’da yayımladığı rapor bu riski rakamsal olarak ortaya koydu: yaklaşık 7 milyon BTC, açık anahtarları zincir üzerinde görünür durumda. Bunun 1.7 milyonu çok eski bir adres formatında ve konunun spekülatif tarafı olarak da, büyük kısmının Satoshi’ye ait ya da kayıp cüzdanlar olduğu düşünülüyor.

Çözümler var elbette ve bu iyi haber. Ağustos 2024’te NIST, sekiz yıllık çalışmanın sonucunda kuantum dirençli üç şifreleme standardını yayımladı. Test edilmiş, uygulanabilir çözümler. Amerika bazlı bir kurum olan NIST’in dışında Avrupa’da ETSI ve uluslararası bşr organizasyon olan ISO/IEC’nin de bu konudaki çalışmaları devam ediyor. Merkezi yapılar için geçiş görece basit: Konuyla ilgili uzman ekiplerde alınacak görüşler ışığında, yönetim kurulu kararı verir, uygular. Bankalar, devletler bunu yapabilir.

Ama merkeziyetsiz ağlar için aynı durum geçerli değil. Bültenin ilk sezonunda uzun uzun anlattığım yazılara da geri dönülebilir ama, merkeziyetsiz yapılan çoğu DAO benzeri topluluk tabanlı yönetişim sistemleri kullanıyor. Bu da aslında elinde o ağdaki varlıkları barındıranların katılım hakkı olan bazı oylama sistemleri gibi düşünülebilir.

Ethereum bu konuda görece koordineli görünüyor; Ethereum Vakfı bünyesinde bir “post-quantum” ekibi kuruldu. Ripple hedef olarak 2028 tarihini verdi. Bitcoin’de BIP-361 önerisi var, ama Bitcoin topluluğunun muhafazakâr yapısı ve geniş konsensüs gerektiren karar mekanizması düşünüldüğünde, bu geçişin 5-10 yıl sürebileceği konuşuluyor. BIP-361’in ortak yazarı Jameson Lopp’un tahmini de bu yönde.

Bir banka için “sistem güncellemesi” anlamına gelen şey, merkeziyetsiz bir ağ için yıllarca süren topluluk koordinasyonu anlamına gelebilir.

Diğer tarafta, Satoshi’nin olduğu düşünülen cüzdan ve bitcoinler ise bu tartışmanın en tuhaf köşesi, çünkü her iki senaryoda da sıkıntıda.

Kuantum yeterince güçlenirse ve bitcoin ağı henüz hazır değilse, o 1.7 milyon BTC çalınabilir, çünkü açık anahtar zaten görünür ve kuantum işlem gücüne sahip bir bilgisayar özel anahtara ulaşmak için o matematik problemini çözebilir. Bitcoin’in piyasadaki toplam arzını aniden değiştirecek, piyasayı altüst edebilecek bir senaryo bu. Diğer senaryo ise, bitcoin ağının başarıyla “post-quantum” geçişi yapması ve yeni, yükseltilmiş ağa geçiş için bir tarih belirlemesi. Bu durumda da, yıllardır hiç hareket etmemiş olan Satoshi’ye ait olduğu düşünülen cüzdanlardaki bitcoinler ya yakılacak ya da dondurulacak. Coinbase danışma kurulu bu ikilemi çok net tanımlıyor: Teknik değil, sosyal bir problem. Mülkiyet hakkı mı önce geliyor, yoksa ağ güvenliği mi? Bu senaryoda İkisini aynı anda korumak mümkün değil, ya da biraz sürüncemeli diyelim.

Bütün bu senaryolar, yani ağlarda gidilecek yükseltmeler için sunulacak teklifler, bu konuda yapılacak çalışmalar ve gereken bütçelerin, ağda oy hakkı sahibi olan cüzdanlarca oylanması, kabul edilmesi ve harekete geçilmesi gibi uzun süreçler, aklıma şu soruları getiriyor:

Kripto ekosistemi uzun süredir merkeziyetsizlik üzerine kurulu bir değerler sistemi savunuyor. Ama böyle olası bir tehdit karşısında, hayatta kalmak için koordineli, neredeyse merkezi bir karar almak zorunda kalırsa, o sistem hâlâ merkeziyetsizliğini koruyabilir mi? Ya da aslında beraberinde pek çok avantajı getiren merkeziyetsizlik, bazen de dezavantaja dönüşebilir mi?

Bu soru hiç teknik bir soru değil, tamamen felsefi. Ve cevabı önümüzdeki birkaç yılda netleşmeye başlayacak.